Türkiye’de İşçi Sınıfı, Tarihyazımı ve Sınıf Bilinci [Working-class in Turkey, Historiography and Class Consciousness]

Please download to get full document.

View again

of 7
All materials on our website are shared by users. If you have any questions about copyright issues, please report us to resolve them. We are always happy to assist you.
Categories
Published
"işçi sınıfı tarihini yazarken temel tespitlerden önce hangi kavramın nasıl bir içerikle kullanıldığının açıklanması iktiza eder. Literatürdeki temel belirsizlikler daha çok bu konudaki anlaşmazlıktan neşet ediyor. Bu makalede ayrıntılı bir
     T   O   P   L   U   M   S   A   L   T   A   R    ‹   H     2   4   5     M   A   Y   I   S   2   0   1   4 23      T   O   P   L   U   M   S   A   L   T   A   R    ‹   H     2   4   5     M   A   Y   I   S   2   0   1   4 23 Türkiye İşçi Sınıfı Tarihyazımında Bahar  “Türkiye emek tarihine büyük   emeği geçmiş Donald Quataert’inanısına saygıyla”Büyük iktisadi krizler ve toplumsal altüstler eşliğinde de olsa neo-liberal bir çağda yaşıyoruz. Bir yarım yüzyıla yakın zamandır sınıfların artık bir önem arz etmediği vaaz edildi. Tarihyazımında toplumsal tarih çalışmalarında dahi bir geri çekilme gözlendi. İşçi sınıfına veda edildi. Orta sınıfların toplumun genelini temsil eden temel gerçeklik olduğu iddia edildi. Sendikaların çözüldüğü, işçi sınıfı siyasetinin prestij ve güç kaybettiği bir yarım yüzyıl deneyimlendi. Ancak durum böyleyken, sosyal politikalar geri çekilirken, eğitim paralı bir hal alırken bu süreç içinde büyüyenler neo-liberal söylemin ötesinde farklı bir deneyim yaşıyorlardı. Eğitim hızla paralı hale gelirken, akademik hayat bu alana yeni girenler için güvencesiz bir hal almışken, öğrenci hareketi ve araştırma görevlilerinin örgütlediği hareketler de yükselişe geçiyordu. Orta sınıf olarak tarif edilen birçok kesim kendisinin aslında prekarya ’yı oluşturduğunu keşfediyordu. Bunlardan bahsetmemizin sebebi sınıfların öldüğünün ilan edildiği bir çağda neden toplumsal sınıflar üzerine yapılan çalışmalarda ciddi bir uyanış olduğunu açıklamak.Türkiye’de işçi sınıfı tarihi üzerinde en az kalem oynatılan alanların başında geliyor tarihyazımında. Bu alanda ilk eserleri verenler de aslında işçi sınıfı hareketi içinden gelenler veya onunla ilişkilenmiş kişilerdi: Hüseyin Avni Şanda, Lütfi Erişçi ve Kemal Sülker gibi. Bu alanın neden akademi dışında kaldığını Oya Sencer [Baydar] ve Zafer Toprak’ın deneyimleri biraz açıklıyordu. İlkine bu alanda o güne kadar yapılan çalışmalardan en iyilerinden bir tanesini yazmış olmasına rağmen doktora verilmemişti. Toprak ise Hakkı Onur müstearıyla yazabilmişti ancak. Bundan dolayı alan Y. Rozaliyev, A. Şnurov ve D. Şişmanov gibi Sovyet Türkologların eserlerinin çevirilerine terk edilmişti. 1970’li yıllarda sosyo-ekonomik tarihte yaşanan uyanış ise haddinden fazla yapısalcıydı ve toplumsal aktörlere gözlerini kapamıştı.Bu gelenek ve bakiye içerisinde özellikle 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye işçi sınıfı tarihi araştırmalarında nicelik ve niteliksel olarak çok önemli bir uyanışın yaşanması aslında tarihyazımındaki genel eğilimin devam ettiğini gösteriyor. Zira ilk paragrafta değindiğimiz neo-liberal sistem içinde yetişmiş genç kuşak tarihçiler içinden emek tarihiyle ilgilenen çok sayıda kişi çıkıyor. Hatta 2000’li yıllarda bu alanda bir patlama yaşandığı bile iddia edilebilir. Elinizde tuttuğunuz dosya modern Türkiye tarihinin farklı dönemleri üzerine yeni kuşak çalışmalardan bir seçme sunuyor. Amacımız sadece yeni ortaya çıkmaya başlayan bir literatürden bir seçme sergilemek.Bu çerçevede Y. Doğan Çetinkaya teorik ve kavramsal ön kabullerin tarihyazımında oynadıkları önemli rolün altını II. Meşrutiyet ve Mütareke döneminde liman işçileri üzerinden verdiği örneklerle çiziyor. Can Nacar 19. yüzyılın sonlarında İstanbul’da göçmen işçi olarak çalışanların hikâyesini canlı bir şekilde resmediyor. Mehmet Ö. Alkan “Anadolu Osmanlı Şimendiferleri/Demiryolları Şirketi Memurin ve Müstahdemini Cemiyet-i İttihadiyesi” adlı örgüt hakkında önemli bir tashih yapıyor. Erol Ülker Mütareke döneminde Türkiye Sosyalist Fırkası ile tramvay işçilerinin hareketi arasındaki ilişkiyi değerlendiriyor. Sinan Yıldırmaz işçi sınıfı tarihinde sıklıkla gündeme gelen köylülük ve işçilik mevzusunu yeniden gözden geçiriyor. Barış Alp Özden 1940’lı ve 1950’li yıllarda İstanbul Mahmutpaşa’daki küçük dokuma sanayiinde çalışan işçilerin deneyimini yazıyor. Hakan Koçak ve M. Görkem Doğan ise aynı konuya, grev hakkına, farklı pencerelerden bakarak 1950’li, 1960’lı yıllara bir kapı aralıyorlar. Süreyya Algül’ün 15-16 Haziran Olayları ve DİSK’in kuruluşunu değerlendirdiği yazısı dosyamızın son makalesi. dosya editörleri: y. doğan çetinkaya - mehmet ö. alkan  24    D   O   S   Y   A  :   E   M   E   K   T   A   R    İ   H    İ türkiye’de işçi sınıfı, tarihyazımı ve sınıf bilinci  y. doğan çetinkaya  İşçi sınıfı tarihini yazarken temel tespitlerden önce hangi kavramın nasıl bir içerikle kullanıldığının açıklanması iktiza eder. Literatürdeki temel belirsizlikler daha çok bu konudaki anlaşmazlıktan neşet ediyor. Bu makalede ayrıntılı bir şekilde üstünde durulacağı gibi, toplumsal sınıfları teknolojik gelişmelerin bir sonucu olarak görmek yerine birer toplumsal ilişkiler yumağı olarak tanımlamak gerekir. Üretim ilişkisi bu konuda temel bir başlangıç olabilir. 1995 yılında Türkiye işçi sınıfı tarihi için önemli bir derleme yayınlandı. Daha sonra Türkçesi de yayınlanan ve Türkiye çalışmalarına çok önemli katkılarda bulunmuş Donald Quataert ve Erik J. Zürcher tarafından derlenen bu kitap II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Osmanlı’dan Cumhuriyet’e iş-çilerin tarihini ele alıyordu. 1  Bu kitap o zamana kadar literatürde var olan iki farklı eğilimi içermesi bakımından da önemliydi. Kitap bir bütün olarak bakıldığında aslında işçi sınıfının or-tadan kalktığının vaaz edildiği neo-liberal çağda geçmişe dönük olarak önemli bir uyarıda bulunuyordu: Ta-rih sadece egemenlerin, zenginlerin, devlet adamlarının tarihinden ibaret değildir. Kitabı derleyenlerin derdi temelde bu gerçeği vurgulamaktı. İş-çilerin, üreticilerin tarihte oynadık-ları farklı rollerin altı çizilmeye ça-lışılıyordu. Aslında yazıların hemen hepsinde işçi sınıfı tarihinin önemi hatırlatılıyordu. Ancak derleyenlerin istekleri hilafına bu konudaki hâkim paradigma kendisini açık etmekten geri durmamıştı. Öyleyse neydi bu hâkim paradig-ma? Bu hâkim paradigma Osman-lı İmparatorluğu’nda ve Türkiye Cumhuriyeti’nin erken dönemlerin-de kapitalist üretim ilişkilerinin ve dolayısıyla modern bir işçi sınıfı-nın ortaya çıkmadığı iddiasıydı. Bu inançla ve özellikle tarih yazanlar-da mevcut seçkinci bakış açısının da bir sonucu olarak aşağıdakiler tarihin konusu olamıyordu. Dev-let, yöneticiler, her türlü iktidarın sahipleri, büyük iktisadi ve sosyal yapılar tarihin ana konusunu iş-gal ediyordu. Bu ortamda işçiler üzerine söz söyleyenler daha çok Türkiye ve daha genelde “Doğu” tarihinin Avrupa’dan farkı üzerinde duruyorlar ve çatışan iki sınıfın -ka-pitalistler veya burjuvazinin ve işçi sınıfının- bu topraklarda temayüz etmediğinin altını çiziyorlardı. Bu ortamda işçi sınıfından bahsetmek, onun tarihini yazmak yine işçi sınıfı içinden gelenlere, işçi sınıfının mü-cadeleleri ile yakından ilgilenenle-re ve sosyalist bir dünya görüşüne sahip olanlara kalıyordu. Hatta sosyal ve iktisadi tarih çalışma-larının revaçta olduğu seneler-de dahi işçi sınıfı tarihinin farklı veçheleri üzerine ciddi çalışmalar yapılmıyordu. 2 Bu çerçevede Feroz Ahmad değin-diğim derlemedeki makalesinde aslında hâkim paradigmanın temel önermelerini tekrarlıyordu. 3  Aslı-na bakılırsa bu hâkim paradigma Türkiye’ye has da değildi. İşçi sınıfı tarihyazımında evrensel olarak görü-len iddiaların bir bakıma Türkiye’ye tercüme edilmesiydi. Örneğin Feroz Ahmad Türkiye’de 20. yüzyılın ilk yarısında dahi işçi sınıfından daha çok zanaatkârlardan bahsetmenin mümkün olduğunu söylüyordu. Zira ona göre ücretli emeğin çalıştığı yay-gın üretim birimi küçük atölyelerdi. Bundan dolayı Türkiye’de sınıf bilin-ci tam olarak ortaya çıkamıyor, lonca zihniyeti aşılamıyordu. Ahmad sınıf bilincinin ortaya çıkmasını engelle-yen katıksız bir işbölümünün mevcut olduğunu iddia ediyordu. Yine bu şartlar altında kimlik konusunda çok ciddi bir kafa karışıklığının mevcut olduğunu vurguluyor ve kimlik söy-leminin geleneksel temellere dayan-dığının da altını çiziyordu. Sonuç iti-barıyla ona göre sadece Almanya’da eğitim görmüş veya çalışmış işçiler dışında sınıf bilincine sahip bir işçi kesiminden söz etmek pek müm-kün değildi. Bir de bunun üstüne     T   O   P   L   U   M   S   A   L   T   A   R    ‹   H     2   4   5     M   A   Y   I   S   2   0   1   4 25 Ahmad “sınıf mücadelesi söylemini yürütmek için gerekli kavramların Türkçede karşılıklarının” olmadığını belirtiyordu. 4 kapitalizm, sanayi  ve işçi sınıfı Türkiye üzerine olan tarihyazımında kapitalizm ve işçi sınıfından bahse-dildiğinde genelde atıfta bulunulan sanayi ve sanayi işçisidir. Yani lite-ratürün önemlice bir bölümü kapi-talizmi Sanayi Devrimi, işçi sınıfını da fabrika tipi sanayi tesislerinde çalışan mavi yakalı ücretli işçilerle eşitlemektedir. Oysaki işçi sınıfının oluşumu, proleterleşme süreci tek-nolojik gelişmelerin bir sonucu değil, toplumsal üretim ilişkilerinin dönü-şümünün bir tezahürüydü. İşbölümü, emeğin ihtisaslaşması ve uzmanlaş-ması, emeğin üretim araçları ve bil-gisi üzerindeki mülkiyetini ve kont-rolünü kaybetmesi, emeğin disiplin altına alınması, yedek işgücü ordusu işsiz kitlelerin oluşması, modern sa-nayinin ortaya çıkışı ve yaygınlaşma-sından çok önceleri gerçekleşmişti bile. 5  Yani Sanayi Devrimi’nden çok önceleri tarımda çalışan birçok üre-tici, kentlerde zanaatkârlar, kalfalar, çıraklar proleterleşmişti. Üreticiler üretim araçları üzerindeki mülkiyet ve kontrollerini yitirmişlerdi. İşçile-rin üretim araçlarına ve emeklerine yabancılaştıkları proleterleşme süre-ci onları birer işçiye dönüştürmüştü. 6   Zanaatkârlar kapitalistleşemiyor-larsa büyük ölçüde sahibi olduk-ları üretim araçlarının üzerindeki kontrollerini hızla kaybediyorlardı. “Kapitalizm ve proleterleşme aynı tarihsel görüngünün iki yüzüydüler” ve işçi sınıfının oluşumunda da çok farklı biçim ve düzeyleri mevcuttu. 7   Bundan dolayı basitçe bir yerde sa-nayi var mı yok mu diye kontrol edip buradan yola çıkarak kapitalizm ve işçi sınıfı üzerine ahkâm kesmek doğ-ru bir tavır değildir.Bunun yanında unutulmaması gere-ken bir diğer husus da kapitalizmin ilerleyen aşamalarında sadece de-vasa sanayi kompleksleri yaratmadı-ğıdır. Raphael Samuel’in yıllar önce dikkat çektiği üzere küçük ve orta boy üretim merkezleri kaybolmak bir yana varlıklarını sürdürmüş ve hatta bazı zamanlarda yaygınlıklarını artır-mışlardır. Bu da ona göre kapitaliz-min eşitsiz ve bileşik gelişiminin bir sonucuydu ve nitekim birçok yerde buhar gücü ile el işçiliği yan yana var olamaya devam etmişti. 8  Dahası işçi sınıfı sadece mavi yakalı sanayi işçi-lerinden ibaret olamadığı gibi, aslın-da farklı tür emek biçimlerini de içe-riyordu. Hatta Marcel van der Linden ve Michael Hanagan’ın birçok kez belirttikleri üzere kapitalist sistem içerisinde özgür ücretli emekçiler dı-şında da farklı emek türleri yaşamaya devam etmiştir. Peki, özgürlüğünden yoksun olan işçileri kapitalist üretim ilişkileri içinde nasıl analiz etmek ge-rekir? Yazarların buna verdiği cevap yine üretim araçlarından kopma ve emeğin metalaşmasıdır. Günümüzde kapitalist ekonomi içinde ve dün-yanın birçok yerinde tutsak edilen, pasaportlarına el konulan ve zorla çalıştırılan işçilerin yaygınlaşması bu tanımlamanın ne kadar önemli oldu-ğunu ortaya koyuyor. 9 Ancak Marksist tarihçiler arasında da bu konularda fikir ayrılıkları ortaya çıkabiliyor. Hatta aynı ekol içinde yer alanlarda dahi. Örneğin Hobsbawm işçi sınıfının oluşumunu belli bir ha-yat tarzı ve kültürünü de içerecek şekilde mavi yakalı sanayi işçi sınıfı-nı temel alarak anlatıyordu. Bundan dolayı da odaklandığı zaman aralığı daha çok 19. yüzyılın ikinci yarısı oluyordu. 10  Oysa Britanyalı Marksist Tarihçiler grubunun bir başka üyesi E.P. Thompson ise işçi sınıfının olu-şumunu sanayi işçisinin ortaya çıkı-şından çok öncelere tarihlemişti. Bu konuda eşine az rastlanır nitelikteki çığır açan eseri The Making of the İşçiler, yapısal dönüşümlere maruz kalan nesneler değil, kendi oluşumlarının da aktif özneleridir. Bu çerçevede benzer şekilde zanaatkârlar gibi toplumsal kesimleri, loncalar gibi kurumları, geleneksel diye kodlanan söylemleri donmuş unsurlar olarak değil, hareket halindeki bir dünyanın dönüşüm geçiren gerçeklikleri olarak tahlil etmek tarihyazımına yeni kapılar açacaktır. Hobsbawm işçi sınıfının oluşumunu belli bir hayat tarzı  ve kültürünü de içerecek şekilde mavi  yakalı sanayi işçi sınıfını temel alarak anlatıyordu. Bundan dolayı da odaklandığı zaman aralığı daha çok 19.  yüzyılın ikinci  yarısı oluyordu.E.P. Thompson ise işçi sınıfının oluşumunu sanayi işçisinin ortaya çıkışından çok öncelere tarihlemişti.  26    D   O   S   Y   A  :   E   M   E   K   T   A   R    İ   H    İ English Working-Class ’ta 19. yüzyı-lın hemen başına kadar yaşanmış de-neyime odaklanıyordu. 11  Asıl olarak da kaybolmakta olan zanaatkârların deneyimleri ve sınıf bilinçleri ile il-gileniyordu. Yapısal tanımlamaları ve tahlilleri reddeden Thompson sınıfı daha çok tarihsel bir olgu ola-rak değerlendiriyordu. Zira o, Sanayi Devrimi gibi devasa süreçlerin bir sonucu ve bir nesne olarak işçi sınıfı-nın değil, kendi oluşumunun aktif ve bilinçli bir öznesi olan işçi sınıfının hikâyesini anlatıyordu. Bundan do-layı da proleterleşme sürecinin farklı biçimlerine yoğunlaşıyor ve ortaya çıkan sınıf bilinci ve kültürünün ne kadar çeşitlilik arz edebileceğini res-mediyordu. Bütün bu zengin dene-yim ve kültürü işçi sınıfının oluşumu olarak tahlil ediyordu.E.P. Thompson yazdığı eserlerde vasıfsız, geçici, gündelikçi işçilere, fakirlere, tarım işçilerine sıklıkla gönderme yapmış da olsa daha çok vasıflı zanaatkârlar üzerinde dur-makla itham edildi. Zira bu eleştiri-lere göre bu zanaatkârlar işçi değil-di. Aslında bu eleştirilerin altında yatan zihniyet kapitalizmi sanayi ile işçi sınıfını da sanayi kol işçisi ile eşitleyen anlayıştı. 12  Ancak yine önemli bir işçi sınıfı tarihçisi William Sewell’in de altını çizdiği üzere 1871 Paris Komünü’ne kadar sınıf bilinci-ne sahip işçi hareketleri hiçbir şekil-de ortaya çıkmakta olan sanayinin ve fabrikaların bir ürünü değildi. Bu işçiler çoğunlukla proleterleşme sü-recini deneyimleyen zanaatkârlardı. Bundan dolayı kapitalist üretim iliş-kilerinin, metalaşmanın yaygınlaştığı bir ortamda geleneksel lonca teşki-latları içinde hareket etmeye ve bu yolla kendilerini korumaya çalışan esnafı geleneksel zanaatkârlar ola-rak kabul etmek mümkün değildir. Kapitalizm makinelerin hâkim üretim aracı haline gelmesinden çok önce-leri zanaatkârları ve toprak üzerinde mülk sahibi olmayan üreticileri işçi derekesine indirmişti bile.Oysaki kapitalizmi, bir toplumsal iliş-ki, üretim ilişkisi olarak tanımlayan-lar, yani kapitalist ile işçi arasındaki ilişki olarak tespit eden farklı ta-nımlar da mevcuttur. Bundan dolayı kavramları nasıl tanımladığımız daha baştan nasıl bir tarih yazacağımızı da belirlemektedir. Nitekim Türkiye üzerine olan tarihyazımında hâkim paradigma, kapitalizmden piyasa ekonomisini ve daha çok da Sanayi Devrimi’ni anladığı için Türkiye tari-hinde ne sermaye sınıfının ne de bir işçi sınıfının ortaya çıktığına inandı-ğından uzunca bir müddet bu alanda araştırma yapmaktan imtina etmiştir. Günümüzde bu bakış açısı çok büyük oranda aşılmıştır. Yeni jenerasyon Türkiye tarihçileri ve emek tarihi alanında yapılan yeni çalışmaları ve yeni bir kuşağın neden E.P. Thomp-son gibi tarihçilerden 1990’lardan sonra derinden etkilendiklerini baş-ka bir çalışmada değerlendirdiğim için burada asıl olarak erken bir ör-nek üzerinde durmak istiyorum. 13 Daha başka birçok çalışma hatırla-tılabilecekse de ben yine makalenin başında andığım derlemeye dönmek istiyorum. Feroz Ahmad’ın çalışması göstermeye çalıştığım gibi aslında kendinden önceki egemen tarihya-zımının temel iddialarını devam et-tiriyordu. Ancak aynı çalışmada yer alan Sherry Vatter’in makalesi der-lemedeki diğer bir eğilimi temsil edi-yordu. Ve bu makale özellikle genç kuşak Ortadoğu emek tarihçileri üze-rinde önemli etkilerde bulunmuştu. 14   Vatter bu makalesinde Şam’da kalfa-ların verdikleri mücadeleler üzerin-de durur. Varlığını sürdüren lonca yapısının ve zanaatkârlığa dayanan üretimin işçi mücadelesinin ortaya çıkmasına engel teşkil etmediğini gösterir. Hatta mücadelenin de öte-sinde onun için Şam’da kalfaların oluşturdukları bir hareketten söz et-mek daha anlamlıdır. Dahası benim de şimdi üzerinde duracağım gibi, bu lonca yapısının, geleneksel söylemin ve yapıların mücadeleyi meşrulaştır-dığını gösterir. Hatta böyle bir müca-dele ve hareketin ortaya çıkmasını kolaylaştırdığını iddia eder. işçileşmeye direnen işçiler: liman işçilerinin hikâyesi Zanaatkârların kendi geleneksel örgütlenmelerini ve söylemlerini devam ettirme ve sürdürme müca-deleleri ilginç bir şekilde işçi olma-dıklarına delil olarak gösterilmiştir. Halbuki bu tavır aslında deneyim-lemekte oldukları proleterleşme sürecinin de bir tezahürü ve görün-güsüydü. Bu tavrın neden ayrıca bir direniş olduğunu açıklamaya geçme-den önce bir diğer önemli konuya da geçerken değinmek gerekiyor. Bu da terminoloji sorunudur. Yine literatürde işçiye geçmişte ne den-diği işçi sınıfının olup olmadığına, Hamallar, İstanbul. 19.yy ikinci yarısı. DAI Arşivi, Vasilaki Kargopulo , Bahattin Öztuncay.  Yahudi hamal, İzmir.     T   O   P   L   U   M   S   A   L   T   A   R    ‹   H     2   4   5     M   A   Y   I   S   2   0   1   4 27 belli bir bilinç biçimine sahip olup olmadığına da delil sayılıyordu: işçi, amele, ırgat, rençber vb. Oysaki çok açıktır ki kullanılan terminolojiden daha çok içeriğinin nasıl formüle ediliyor olduğu konumuz açısından daha doğrudur. Ortodoks Marksist kavramların aranması ancak bu ko-nuda politik bir bilince sahip işçinin arandığı anlamına gelir. Yoksa farklı bilinç biçimleri farklı şekillerde ken-dini ortaya koyabilir. Bundan dolayı işçilere belli bir zaman diliminde ne dendiği veya onların kendilerini na-sıl adlandırdıkları ve tanımladıkları kimlik tartışmaları açısından önemli de olsa işçi sınıfının varlığı/yokluğu ve toplumsal hareket olarak tahlili açısından ehemmiyet arz etmez.Osmanlı İmparatorluğu’nda liman işçileri olan hamallar, mavnacılar, salapuryacılar, kayıkçılar ekonomi-nin kalbi sayılan limanlarda stratejik bir konumda çalışıyorlardı. Liman-lar ticaretin ve dünya ekonomisinin kalbinde yer alıyordu. Limanlarda çalışan işçiler ise burada çok önem-li bir yer tutuyorlardı. Nitekim 19. yüzyılın ikinci yarısında limanların modernleştirilmesi ve liman işçile-rinin tekel konumunun ve toplumsal güçlerinin de kırılması için birçok proje yapılmıştı. Yabancı şirketler, rıhtım şirketleri ve idareleri verim-liliği ve kârlarını arttırmak için mo-dern limanların inşa edilmesi için gi-rişimlerde bulunuyordu. Ancak daha başka birçok etkenin yanı sıra liman işçilerinin kendi konumlarını ko-rumak için gerçekleştirdikleri dire-nişler bu isteklere uzun bir süre ket vuracaktı. 15  Hatta modern rıhtımların inşa edildiği zamanlarda dahi adeta dalga geçercesine mavnacılar gemi-leri karaya yanaştırmamayı ve çalış-maya devam etmeyi başarmışlardı. Liman işçilerinin eylemleri 1870’lerin grev dalgası içinde de müstesna bir yer işgal ediyordu. 16 Ancak daha önemlisi liman işçileri-nin ve özellikle hamallar ve mavna-cıların loncalarını yaşatmak ve işçi olmamak için uzun süre direnmiş ve bu yolda çok değişik yollara başvur-muş olmalarıdır. Bu konuda yaptık-ları en önemli direniş rıhtım şirketle-rinin ve taşımacılık yapan şirketlerin baskılarına rağmen kendilerinin es-naf olduklarını, ücretle çalışan işçi olmadıklarını vurgulamaları, bunda diretmeleridir. Şirketler onların işçi olmalarını istiyorlardı çünkü direniş-ler karşısında hem grev kırıcı başka işçileri çalıştırmak hem de ücret dü-zeyleri ve çalışma rejimine müdaha-le etmek istiyorlardı. Mevcut haliyle varlığını sürdürmekte olan lonca teşkilatı ise bu müdahaleyi zorlaş-tırıyor, hatta imkânsızlaştırıyordu. Ne esnafa dahil olmayan işçi çalış-tırabiliyor ne de çalışma rejimini istedikleri gibi düzenleyebiliyorlardı yasal olarak. Sendikanın, dayanış-ma sandıklarının, siyasi teşkilatların resmen ve fiilen birçok zorlukla kar-şılaştığı bir ortamda loncalar işçilere hâlâ çok önemli örgütsel bir korunak sağlıyordu. Bundan dolayı liman işçi-lerinin maaşlı eleman olmadıklarının altını çizmeleri ve loncalarına sahip çıkmaları onların işçi olmadıkları ya da herhangi bir sınıf bilincine sa-hip olmadıklarına değil, tam tersine gayet yüksek bir bilinç düzeyine ve örgütlülüğe sahip olduklarına işaret ediyordu. 17 Türkiye tarihinin en önemli grev dalgası olan 1908 grevlerini impara-torluk çapında gerçekleştiren işçiler iktisadi birtakım taleplerini kabul ettirebilmişlerdi. Ancak sınıfsal ta-lepler olarak tanımlayabileceğimiz talepleri ise büyük oranda yenilgi ile sonuçlanmıştı. Kurdukları sendikala-rı, örgütleri, dayanışma sandıklarını tanıtamamışlardı. 18  Zira hamallar, salapuryacılar, mavnacılar ve diğer liman işçileri açısından lonca zihni-yetini devam ettirmek ve işçi olma-dıklarını vurgulamak ücret, çalışma saatleri kısıtlanması, tatil taleplerin-den daha radikal sınıfsal taleplerdi. Osmanlı’nın son döneminde limanlardan yük taşımak oldukça kritik bir işti. İzmir Limanı 19.yy sonu- 20.yy başı.
Similar documents
View more...
We Need Your Support
Thank you for visiting our website and your interest in our free products and services. We are nonprofit website to share and download documents. To the running of this website, we need your help to support us.

Thanks to everyone for your continued support.

No, Thanks